Biri bana “Biraz konuşabilir miyiz?” dediğinde, ben o anın ağırlığını ciddiye alırım. Otururum. Ne kadar isterse o kadar dinlerim. Çünkü bazı insanlar vardır; anlatmadan toparlayamaz. İçinde dönen şeyi sesli duymadan mantığı yerine oturmaz. Kafasının içi kalabalıktır, kelimeler sıraya girince kalp biraz nefes alır. Anlatmak, çoğu zaman çözüm değil; çözümün yolunu açan ilk iştir. Bazıları aynı şeyi defalarca anlatır ya… Hani “Yine mi aynı konu?” diyenler olur. Bence mesele “aynı konu” değil; aynı acının hâlâ kapanmayan yeri. Bazen bir şeyin geçmesi için 10 kere anlatmak gerekir. Bazen daha da fazla. Çünkü insan bazı düşünceleri ancak dışarı çıktığında tanır: “Ben aslında buna üzülüyormuşum,” “Meğer bunun altında bu varmış.” İçerideyken hepsi birbirine karışır; konuşunca ayrışır. Dert dediğin şey çoğu zaman çözüm beklemez, önce görülmek ister. Ben de dinlenilmenin ne kadar iyi hissettirdiğini bilen taraftayım. İnsan anlatınca “problemli yanlarını açığa seriyor” gibi görünür ama aslında şunu yapıyordur: Güvendiği birine “Benim içim böyle” diyordur. Kimse ihtiyaç duymadan gidip kendi kırılganlığını sergilemez. Bu, hafife alınacak bir şey değil. Bu, “Sana güveniyorum” demenin en net hâli. Ama aramızda bir de şu ekip var: “Dert dinlemek beni yoruyor,” “Enerjimi düşürüyorsun,” “Ben böyle şeylerle uğraşamam.” Üstelik bunu öyle bir yerden söylerler ki, sanki karşısındaki insan keyfinden anlatıyor. Genelde gerekçeleri de belli: Hayatı boyunca her işini tek başına halletmiş, derdini kimseye göstermemiş, hep güçlü durmaya çalışmış… Tamam. Saygı duyarım. Ama bunun faturası başkasına kesilmemeli. “Ben yalnız başa çıktım” diye, başkasının anlatma ihtiyacını küçümseyemezsin. Bu bir güç gösterisi değil; bu, empati yoksunluğu. Hatta daha sert söyleyeyim: Bir gün gerçekten anlatmaya ihtiyacın olduğunda, birinin sana “Dinleyemem, enerjimi düşürüyorsun” demesi, belki de sana iyi bir ayna tutar. O an anlarsın: Sen bunu başkalarına kaç kere yaşattın? Kaç kere “yük” dedin, kaç kere “abartıyorsun” dedin, kaç kere konuyu kapattın? İnsanların en hassas yerlerinden birine dokunup geri çekilmek, görünmez ama derin bir kırık bırakır. Dinlemek, akıl vermek değildir. Dinlemek, çözüm üretmek değildir. Dinlemek bazen sadece orada kalmaktır. Yargısız, acele etmeden, “Hadi toparlan” demeden… Çünkü bazı yaralar, “çözülerek” değil “duyularak” hafifler. Ve bazen bir insanın hayatındaki en büyük lüks şudur: Birinin onu bölmeden, sıkılmadan, kaçmadan dinlemesi. O yüzden ben dinlerim. Çünkü biliyorum: Anlatmak bazen insanın kendini hayatta tutma şeklidir. Ve birini gerçekten dinlemek… dünyadaki en basit şey gibi görünür ama en nadir bulunan iyiliklerden biridir.